Kafamın içi boş bir düğün salonu gibi. Sanki düğün bitmiş, herkes gitmiş ama floresanlar falan açık kalmış. İçeride gölge bırakmayan bembeyaz bir aydınlık var. Hala plastik masaların üzerinde plastik tabaklarda yarısı yenmiş pastalar, yarısı içilmiş Fantalar duruyor. Yerlerde kağıt süs parçaları var.
Hani düğün bitmiş de herkes sarılıp vedalaşmış, personel kapıyı kitlemiş. Tam birazdan temizlikçi elemanlar gelecekken zaman durmuş gibi değil. Daha çok, düğünün orta yerinde bir anda herkes ortadan kaybolmuş gibi.
Bu salon bir taraftan çok yapay bir salon. Sanki duvarlar alçıpandır. Masalar, sandalyeler kartondan yapılmış gibi. Her şeyi toplasan bir kibrit kutusu ağırlığında.
Kafamı öne eğersem, sanki bütün bu ıvır zıvır alnımın tam ortasından ayaklarıma dökülecek gibi bir his var. Ya da biraz hızlı yürüesem, içerideki bu ucuz karton sandalyeler, plastik masalar birbirine girecek gibi.
Kafam bu kadar boşken, gövdem bir o kadar ağır burada. Sanki dev bir otel şantiyesi gibi. Vinçler küflü çelik halatlarla ağır beton blokları yerleştiriyor. Her şey çok yavaş ama kararlı bir şekilde ilerliyor. İşçiler paydos saati gelmeden önce son dakikalarını zaman öldürmek için ikinci sigaralarını yakıyor. Ustabaşları, mühendisler bile bu yavaşlığa aldırmıyor. "Sikerim otelinde, şantiyesinde, inşaatında" modunda bir ortam var.
Gene bir film sahnesi hatırladım bak. Adamın biri, etrafındaki herkesin ona bir komplo kurarak, kendisini daha önceden aynı dairede kalan kadına benzetmeye çalıştığını düşünüp, dördüncü kattan aşağı atlar ama ölmez. Hastanede her tarafı sargılar içinde yatarken kendi kendine konuşur ve şöyle der:
"Eğer kolumu kessem, ben ve kolum derim. Diyelim ki bacağımı kestim, ben ve bacağım derim. Eğer kafamı kesersem, ben ve gövdem derim. Kafamın 'ben' demeye ne hakkı var.